Özlemek

Günler haftaları, haftalar ayları, aylar yılları kovalıyor. Durmaksızın yol alıyoruz delice tempoların içinde. Kime sorsan vakit yetmiyor, uyku yetmiyor, para yetmiyor, sevgi yetmiyor. Yetmeme sendromu sarmış dört bir yanı. Yorgun bir toplumun yorgun ruhlarıyız hepimiz.

Buna karşılık yine ortak bir duygu ki var çoğunluğun içinde ;“Özlemek” . Yükselerek artan bu duyguyu, değişik şekillerde ifade eder, açığa çıkarır olduk. Kişisel duygu ve düşüncelerin artık epeyce fazla dile getirildiği sosyal medya ortamlarında, bazen oldukça net bazen de dolaylı, imalı cümlelerle ve tabi ki görsellerle buram, buram özlem duygusunu yaşıyor ve yaşatıyoruz.

Peki neyi ya da neleri özlüyoruz?

Sanırım en fazla vurgu yapılan ortak özlem duygusu çocukluk yıllarına ait. Herkes içindeki kaybolmuş masumiyeti elinde birer mumla arıyor. Geçim kaygısının yaşanmadığı, hayata dair umutların üzerine gölgelerin düşmediği günleri, koltukta kanepede uyuyakalıp sabah gözlerimizi yatağımızda açtığımız yılları hangimiz özlemiyoruz?

Eskileri özlüyor insanlar, eski zamanları eski insanları eski eşyaları mesela. Neden peki? Yeni insanlar, yeni eşyalar, yeni zamanlar daha modern, daha fazla, daha hızlı, daha anlamlı değil mi? Değil işte…Elimizin altındaki şeyler içimizdeki bu özlem duygusunu bastırmaya yetmiyor.

Görüntülü telefonlarla dünyanın öbür ucuyla konuşuyoruz ama yüreğimizin yağı sobanın üstünde kestanelerin piştiği, patateslerin közlendiği çayın demlediği eski bir fotoğrafa akıyor.

WhatsApp gruplarında sabah akşam aynı anda belki elli kişiyle konuşuyoruz ama hafızamız bizi illaki geçmişe, belki bir akraba ya da bayram ziyaretine ya da bir düğüne bir cenazeye yahut okul yıllarına götürüyor. Aklımız ya da kalbimiz illaki böyle zamanlarda yapılmış bir sohbetin anısında cız ediyor.

Sevgililer özleniyor. Aşka dair tüm zamanların paylaşımları şimdilerde yapılıyor. Kopyala yapıştıra maruz kalmamış aşk şiiri şarkısı kalmış mıdır acaba? Üç günlük, üç aylık, üç yıllık sevdalar giriş gelişme sonuç şeklinde gözler önünde yaşanıyor. Ama Ferhatlar Şirinleri, Leylalar Mecnunları, Keremler Aslıları sonsuz bir döngüde arayıp duruyor. Dizilerde konu olan dizi, dizi aşklar Yeşilçam filmlerinin bir sahnesinin yerine konamıyor.

Neyi özlüyoruz biz? İçtenliği, samimiyeti, gerçekliği, güven duygusunu, çıkar çukuruna düşmemiş her şeyi. Pahalı mağazalardan alınmış, pahası belli olan ürünler eşyalar yerine insanın kendinden bir parça kattığı el emeği göz nurunu. Ama belki de en çok kendimizi, insan oluşumuzu…

Kim bilir belki de aşağıdaki hikayede anlatılan Kızılderili bilgenin sözüne kulak vermeliyiz;

“oturup ruhlarımızın bize yetişmesini beklemeliyiz”.

**  Meksika’da İnka tapınaklarına çıkmak isteyen Avrupalı bir grup arkeolog, birkaç yerli rehberle (Kızılderili) yola koyuluyor. Dağın tepesindeki tapınaklara giden uzun yolu, kısa bir sürede yarılıyorlar.
Aynı hızla biraz daha yol aldıktan sonra, yerliler kendi aralarında konuşup birden yere oturuyor ve öylece beklemeye başlıyorlar. Tabii Avrupalı arkeologlar buna bir anlam veremiyorlar.
Saatler sonra, yerliler kendi aralarında konuşup tekrar yola koyulduktan sonra tepenin üstündeki görkemli İnka tapınaklarına geliyorlar. Arkeologlardan biri, yaşlı rehbere soruyor, “Hiç anlayamadım, niye yolun ortasına oturup saatlerce yok yere bekledik?” Yaşlı rehberin cevabı;

“Çok kısa sürede çok hızlı yol aldık, ruhlarımız bizden çok uzakta kaldı. Oturup ruhlarımızın bize yetişmesini bekledik.”  **

13/03/2019 – İstanbul

Önceki Yazı

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*